Türk sinemasının taçsız kralı

0
Aşkım TAN / ANKARA (NNA)
Türk sinemasının “Taçsız Kralı” olarak bilinen Ayhan Işık ile sevecen ve babacan aktörü Nubar Terziyan’ı bilmeyen yoktur elbette.
Ayhan Işık’ın asıl adı “Ayhan Işıyan“dı. Selanik’ten İzmir’e göç etmiş, Ermeni asıllı bir ailenin altıncı çocuğu idi.
İzmir’in Karataş semtindeki Mithat Paşa caddesinde bir evde doğdu. Küçük yaşta babasını kaybedince, ailece İstanbul’a taşındılar.
Okudu, delikanlı oldu, Yeşilçam’a girdi. Ama Ermeni kimliğini gizledi. O artık Ayhan Işıyan değil, Ayhan Işık’tı.
Kısa sürede çok ünlendi. O, artık Türk Sineması’nın kralıydı. Her filminde başrolde oynayan bir jöndü… Bir kuşak onun filmleriyle büyüdü ve bugün hala yakışıklılığı ile hatırlanıyor.
Yeşilçam’da kendisi gibi onlarca Ermeni asıllı aktör vardı. Örneğin; Kenan Pars (Kirkor Cezveciyan), Danyel Topatan (Danyel Bayrıyan), Vahi Öz (Vahe Özinyan), Sami Hazinses (Samuel Agop Uluçyan) ve daha niceleri…
Ayhan Işık, en çok Nubar Terziyan’ı sevmişti. Terziyan, Yeşilçam’da Ermeni kimliğini gizlemeyen tek aktördü. Ona “amca” der, Nubar Terziyan da Ayhan Işık’a “oğlum” dermiş.
16 Haziran 1979’da Ayhan Işık ani şekilde aramızdan ayrıldı. Nubar Terziyan, adeta yıkılmıştı. Nubar Terziyan ertesi gün Ayhan Işık’ın vefatı için gazetelere bir ilan vermiş ve ilanda şunlar yazılıydı:
“Oğlum Ayhan… Dünya fanidir, ölüm herkese nasip ama sen ölmedin zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana. Çok kısa oldu senin için hayat. Ruhuna Fatiha, nur içinde yat. Amcan Nubar Terziyan.’’
Gazetede çıkan bu ölüm ilanı, Ayhan Işık’ın ailesini çok rahatsız etmişti. Oğullarının Ermeni kimliğinin ortaya çıkmasıydı asıl rahatsızlığın nedeni. Onlar da gazetelere hemen karşı bir ilan verdiler. Şöyle yazıyordu ilanda:
‘Önemli bir düzeltme!
‘Amcan Nubar Terziyan’ imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyururuz. Ailesi.’’
İlanı gören Nubar Terziyan’ın gözünden bir damla yaş geldiği ve çok derin bir üzüntü duyduğu rivayet olunur.
Dünyanın neresinde hangi etnik kökene, hangi dine mensup olursanız olun, kimliğinizi saklamak ya da inkar etmek çok zor ve ağır bir yük olmalı.
İçinde yaşadığımız yüzyıl, sınıf kavramı ile başladı ve kimlik kavramı ile sona eriyor.
Kimlik, günümüzde sınıf kavramına hem karşı, hem de karşılık olacak biçimde kullanılmaktadır ne yazık ki.
Etnik, kültürel, cinsel kimlik ya da “azınlık/çoğunluk kimliği” gibi böylesi tekil kimlik türlerin var olduğu bugün herkes tarafından bilinmektedir.
Özellikle toplumsal eleştiriyi hedef alan sosyal-siyasal hareketler (mesela etnik azınlıklar, feminist hareketler, ırkçılık karşıtı gruplar gibi) bireyler kimlikleri ile direkt olarak yaftalanmıyor mu halen?
Türkçe’deki kimlik kavramı, kelimenin Avrupa dillerinde sahip olduğu göndermelerin bazılarını karşılamıyor bile. Latince “idem” (aynı, özdeş) kelimesinden türetilen “identity/identité/Identität” kavramı, çeşitli alanlarda ve dönemlerde farklı olguları tanımlamada kullanılmış ve bir dizi farklı anlamı içinde barındırır olmuştur.
Yine barındırdığı kimliği nedeni ile cinayete kurban giden Hrant Dink de unutulmamalıdır.
Dink, ölümünden kısa bir süre önce Türkiye’deki gizli Ermeniler hakkında “300 bin rakamının abartılı olduğunu düşünmüyorum. Bence daha da fazladır” demişti ve bir Ermenistan gezisinde oradaki muhataplarına “Siz 1.5 milyon kişiden bahsediyorsunuz. Oysa aynı dönemde yaklaşık 500 bin Ermeni, din değiştirip Türk olmuştu. Bunları neden dikkate almıyorsunuz?” diye sormuş, muhatabı da “Bu konunun gündeme gelmesi, davamıza zarar verir” demişti.
Bu ülkeden tehcirde birçok Ermeni ve mübadelede de Ortodokslar’ın gittiği unutulmamalıdır.
Peki ne için, kim için?
Bugün etnik kimliklerini saklamak zorunda kalanların ve kimlikleri nedeni ile cinayete kurban gidenlerin kapanmayan yaralarını sarmak mümkün müdür?
Nasıl ki dünyaya gelen hiçbir birey etnik kimliğini ve ailesini seçemiyorsa, kimse de kimliğinden utanmamalıdır. Dünya üzerindeki bütün kimlikler, yeryüzünün birer mozaiği kadar kıymetlidir.
Share.

About Author

Ünsal Turan

Gazeteciliğe öğrencilik hayatında 1968 yılında başladı. Askerliğini tamamladıktan sonra Danimarka'ya yerleşti. Sırasıyla, Günaydın, Cumhuriyet gazeteleri ve Türk Haberler Ajansı'nın Kopenhag temsilciliklerini yaptı. İki yıl (1989-1990) Türkiye'de bakan başdanışmanlığı yaptı.1984 yılında Rahmetli Çetin Emeç'in teklifi üzerine Hürriyet'e yazmaya başladı. O tarihten sonra Hürriyet, Doğan Haber Ajansı (DHA) İskandinav ülkeleri temsilcisi olarak çalıştı. Kraliyet ve parlamento muhabiri olarak çalışıyor. Ayrıca İsveç ve Danimarka kraliyet ailesi mensuplarına danışmanlık yaptı.

Leave A Reply