Gazeteci Yazar Aşkım Tan ile

0

Gazeteci Yazar Aşkım Tan; Benim için Yazmamak “Yememek, İçmemek, Uyumamak, Konuşmamak Sesim Kısılmış da Haykıramıyormuşum Gibi Hissettirir”

Bir ülkenin gelişmişliği, özgürlüğü, düşünce ve ifade özgürlüğünden geçer. Eğer o, ülkede insanların düşüncelerinden korkuluyorsa, gazetecilerin yazdıklarından korkuluyorsa, onların üzerinde baskılar sürüyorsa o ülkede ne demokrasiden ne de gelişmişlikten bahsedilebilir. İktidarlar gazeteciler üzerinde baskılardan vazgeçmiyorsa mutlaka sakladıkları, ortaya çıkmasını istemedikleri bir şeyler vardır.

Gazeteci yazar Aşkım Tan ile gazetecilik, gazetecilerin karşılaştıkları sorunlar üzerine gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi beğenerek okuyacağınızı umuyoruz. İyi okumalar.

 Sizi tanımayanlara özetle kendinizi nasıl tanımlarsınız?

Sorgulayan, araştıran, çözüm üretmeye çalışırken Empati kurmak kaydı ile bakış açılarına önem veren bir yapım var. Farklı kültürleri gözlemlerimin getirdiği artılarla farklı perspektifleri dikkate alabiliyorum. İletişim kurmakta zorluk çekmeyen ve kendi ayakları üzerinde durabilen duygusal bir yapıya sahip olduğumu söyleyebilirim.

Avrupa’dan ülkeye geldiğinizde yaşam tarzı, kültür farkı yaşadınız mı? Kendi iç dünyanızda neler hissettiniz? Tekrar Avrupa’ya dönmeyi düşündünüz mü? Uyum sağlamak kolay oldu mu?

İşin doğrusu, Avrupa’dan ülkeye gelmek benim için adeta bir yıkımdı diyebilirim. Dilimize vakıf olamamak, eğitimdeki farklılıklar, disiplinli bir yaşam bocalamama neden olmuştu. Yeri gelmişken, psikolojimi tanımlayabilmek adına bir anekdot paylaşmak isterim. Berlin’de birinci sınıfa başladığımda sınıfın neredeyse en çalışkan ve öğretmenim tarafından çok sevilen bir öğrenciydim. Akordeon çalar ve beni de kaldırır, Türkçe şarkı söylememi isterdi. Bense neredeyse tek kelime Türkçe bilmememe rağmen, -annem ve babam benimle evde de Almanca konuşurdu- çıkar kendimce bir dilde şarkı söylerdim. Belli bir süre sonra ev değiştirmek durumunda kalmıştık. Bu süreçte adeta dünya başıma yıkılmıştı. Gitmek zorunda olduğum yeni okuldaki öğretmenimden hiç hoşlanmamıştım. Hoşlanmadığım için de hiçbir ödevimi yapmayarak –kendimce- öğretmenimi protesto etmiştim. Defterime “ev ödevi yapılmamıştır” şeklinde düşülen notu velime imzalatmam gerekiyordu ama ben defterimi de annemden gizlemiştim ta ki eve gelen mektuba kadar. Annemin okula giderek durumumu öğrenmesine kadar sürmüştü bu sessiz protestom. O parlak öğrenci gitmiş, yerine ikinci sınıfa güç bela geçmiş bir Aşkım gelmişti. İkinci sınıfta öğretmenin değişmesi ile birlikte ona duyduğum sempati ve sevgim, yeniden “iyi” bir öğrenci olmama neden oldu.

O yıllarda farkında olmadığım bu özellik gelecek yıllarda da karakteristik özelliklerimden biri oldu.

Türkiye’ye uyum sağladıkça ve İstanbul gibi bir dünya harikası şehirde yaşadıkça bu ülkeyi zamanla o kadar çok sevdim ki karşıma çıkan pek çok yurt dışı fırsatını elimin tersi ile ittim ve yerimin burası olduğuna karar verdim. Avrupa’ya dönmek hiçbir zaman aklımdan bile geçmedi.

Uzun süre kıyı kenti Göçek’te yaşadıktan sonra denizi olmayan Ankara’da yaşamak sizin için zor olmadı mı?

Bu, sıklıkla karşılaştığım bir sorudur. Ama hayır, zor olmadı. Ankara’da yaşamak benim seçimimdi.  Biliyorum ki istediğim her fırsatta Ege ve Akdeniz’e gidebilir, tatil yapabilirim. Ankara’da olmayı bir ayrıcalık olarak görüyorum çünkü her şeyden önce Anıtkabir Ankara’da. Hükumet Ankara’da, sanat Ankara’da ve ben bir metropol insanıyım. Denizi olmayan bir şehirde yaşamak elbette zor ama seçim yapmak gerekirse, bu şehirde olmayı seçerdim.

 

Çeşitli basın kuruluşlarında temsilcilik ve düzenli olarak yazılar yazıyorsunuz, Sürekli yazan bir insan olarak yazmanın anlamı nedir? Ya da yazmamanın size bırakacağı izleri ve ruh halinden bahseder misiniz?

Yazmak, kendimi ifade etme biçimimdir. Yazarak araştırıyor, sorguluyor ve eleştiriyorum. Yazmamak ise hayatın gereklerinden birini yerine getirmemek gibi bir durum olur benim için. Yememek, içmemek, uyumamak, konuşmamak gibi hatta sesim kısılmış da haykıramıyormuşum gibi hissettirir.

Gazeteci olarak ülkemizde ve Avrupa’daki basın arasında size göre ne gibi farklılıklar var?

Avrupa’daki gazeteciler mesleklerinden dolayı cezaevine giriyorlar mı? Ülkenin etkili ve yetkililerin yayın kuruluşları üzerinde baskısı oluyor mu? Sansüre rastladınız mı?

Ülkemiz ve Avrupa arasında ciddi farklıklar olduğu gözle görülen bir gerçektir. Bir şeyi anlamakta zorlanıyorum: “Gazeteciler neden bir tarafta yer almak durumundadır?” Objektif olarak “gerçek anlamda” tarafsız yazmak bu kadar güç olmasa gerek. Bir gazete aldığınızda gazetenin, yazarlarının hangi görüşü ve çizgisi olduğu barizdir. Oysa kimi gazeteler “tarafsız” ibaresini kullansa da taraflı oldukları bellidir. Ben taraflı olmanın zorunlu olmamasından yanayım.

Gazetecileri Koruma Komitesi (CPJ), gazetecilerin mesleklerini icra ederken hapse atıldığını tespit etti. Komitenin 2019’da yayınladığı rapora göre hapse atılan gazeteciler en çok Çin ve Türkiye’yi, Suudi Arabistan, Mısır, Eritre, Vietnam ve İran sırası takip etti. Ne kadar acı değil mi?

Özetle otoriter rejim, bağımsız medyanın karşısında duruyor ve Avrupa ülkelerinde böyle bir tablo ile karşılaşma olasılığınız çok düşük hatta neredeyse yok gibidir ve evet, ben de sansüre uğrayanlardanım.

Ülkemizde sürekli gazeteciler tutuklanır, yetkililerse tutuklanan gazetecileri ya ‘Terörist, Vatan haini’ veya ‘Gazetecilik ’den dolayı değil diyorlar. Size göre bu sorun nasıl çözülür?

Bu sorunun yanıtı aslında çok basit! İktidar gazetecilerden korkmamalıdır. Unutulmamalıdır ki etki tepkiyi doğurur. Oysa özgür bırakılan basının eleştirel yaklaşımı hangi iktidar olursa olsun, hatalarını düzeltmelerine olanak sağlayacak bir rehberdir. Baskı korkunun bir tezahürüdür.

Yine ülkedeki basının yüzde 95’i iktidar yanlısı olmasına rağmen, sayı olarak az olan muhalif yayınlara ağır yaptırımlar uygulanıyor. Yüzde 95’lik basın iktidarı neden tatmin etmiyor mu?

Sizce de yanıtı net değil mi? Değil yüzde beş, binde birin dahi muhalif olması iktidar için rahatsız edici bir orandır. Kendileri gibi düşünmeyen ve biat etmeyen hiç kimse kabul görülmediği gibi, kendilerine göre “çatlak ses” olarak tanımlanan her fikri ortadan kaldırmaya ya da kendi taraflarına çevirmeyi amaçlayan otokratik bir şekilde yönetilmekteyiz.

İktidar kadına yönelik şiddete karşı İstanbul sözleşmesine imza atmasına rağmen neden şimdi vazgeçmek istiyor?

Cumhurbaşkanının “iyi polis”, AKP Genel Başkanvekili Numan Kurtulmuş’un ise “kötü polis”i oynadığı bir oyundur bu. Cumhurbaşkanı “halk ne derse o olur” derken, Numan Kurtulmuş’un: “İstanbul Sözleşmesi’nin imzalanması gerçekten yanlıştı. Bu metnin içerisinde iki tane önemli husus var dikkat çekmemiz gereken ve bizimle asla uyuşmayan, bunlardan birisi toplumsal cinsiyet meselesi bir de cinsel yönelim tercihi. LGBT vesaire gibi marjinal unsurların ekmeğine yağ sürecek kavramlar olduğu ya da onların arkasına sığınarak faaliyet yapabilecekleri alanlar olduğu görülüyor.

İstanbul Sözleşmesi olmazsa Türkiye’de kadına karşı şiddet artar tezi de bir şehir efsanesidir. Yalan yanlış propagandadır. Türkiye’de bütün siyasi partilerin tabanlarında İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması ya da bunun bir düzenlemeyle revize edilmesi konusunda çok ciddi beklentiler vardır. Bunun aileye zarar verdiği konusunda endişeler var. Nasıl usulünü yerine getirerek bu sözleşme imzalanmışsa, aynı şekilde usulü yerine getirilerek bu sözleşmeden çıkılır.” şeklindeki ifadesi, kişilerin cinsel tercihlerine ambargo koymak olduğu gibi kadınların seslerini yükseltmelerine engel olmayı amaçladığı ayan beyan ortadadır. Günde kaç kadının katledildiği gerçek anlamda kimin umurunda? Üçüncü sayfa haberi olmaktan öteye gitmeyen her cinayetin üzeri, yeni bir cinayetle örtülüyor. Bu gidişe gerçek anlamda bir “dur!” demek gerekiyor ve biz kadınların tapusu olan İstanbul Sözleşmesi asla kaldırılmamalıdır.

 

Bir ülkede devleti yönetenler toplumun tüm kesimlerini kucaklaması, kendisine oy vermeyenlerin sorunlarına çözüm olması gerekirken neden, ötekileştiriyor?

Kucaklayıcı olmak bir erdemdir. Bu erdeme sahip olmak ise sonsuz hoşgörü ve hümanizm gerektirir ki toplum olarak bu duygulardan uzaklaştırıldık ve ötekileştirildik. Kısacası “böl, parçala, yönet” taktiği yönetenlerin uzun süre iktidarda hüküm sürmelerinin metodudur.

İşsizlik, enflasyon, istihdam ve TL’nin değerinin düşmesi, şiddetin yaygınlaşması size göre nasıl çözümlenir?

Kısa vadede çözülmesi şimdilik imkansız gibi görünüyor. Kapatılan fabrikalar ve kısırlaştırılan tarım arazileri bu geriye gidişin ana sebepleridir. Öncelikle istihdam alanı yaratmak adına fabrikaların kurulması ve tarıma dönüş yapılmalıdır. İthalat oranı ihracat oranının önüne geçmemelidir. İşsizlik oranlarının artmasına paralel dünyada fiyatlar düşerken Türkiye’deki artışın önüne geçilemiyor (stagflasyon). Türk lirası son bir dönemde dolar karşısında en çok değer yitiren para birimi olurken, dolar yeniden 7 liraya dayandı ve euro ise 8 lirayı geçti.  İşsizlik ve hayat pahalılığı milletimizin belini her geçen gün biraz daha büküyor, Türk lirası, kamu bankaları üzerinden yapılan örtülü operasyonlara rağmen hızla değer kaybediyor, “Sıfır attık” diye övünülen paramızın değeri 15 yıl bitmeden sıfırlandı.

Türkiye ekonomisi bankadan çektiği avansla kredi kartlarına takla attırarak ay sonunu getirmeye çalışan memura döndü. Haziran ayında, “swap” olarak tabir edilen emanet alınan dövizlerin tutarı 54 milyar doları geçti. Yani her 100 dolarlık rezervin 63 doları emanet. Son bir yılda net rezervlerdeki erime 46 milyar doları buldu. Milli paramızın değerini pul olurken, halk tasarruflarını korumak için dövize kaçıyor. Bankalardaki yabancı para mevduatı ise 204 milyar dolarla yeni bir rekor kırdı. Toplumun özellikle ekonomideki kötüye gidişten dolayı psikolojisi bozuldu ve bu da şiddetin artmasında etkenlerden biri oldu.

Durumu anlatmak için belki sayfalar yetmeyebilir ama ekonomistlerin dahi yanıtını veremediği bu soru için “pas” deme hakkımı kullanmak istiyorum.

TBMM’de kadın milletvekilleri sayısal ve niteliksel olarak yeterli mi?

Kadın yöneticilerin toplum üzerinde daha etkili ve başarılı olduğu –kimileri tarafından her ne kadar kabul edilmese de- bilinen bir gerçektir. Ancak TBMM’deki kadın milletvekillerini konuşmak gerekirse sayısal olarak yeterli olmadıkları gibi erkek hegemonyasının hüküm sürdüğü de görülmektedir. Bu nedenle niteliksel olarak yeterli olsalar dahi cinsiyetçi ayrımcılıktan dolayı bunu sergilemelerine pek de izin verilmediği kanısındayım. Bu ülkenin iktidarda Canan Kaftancıoğlu, Meral Akşener, Fatma Şahin gibi kendi alanlarında başarılı daha çok kadınlara ihtiyacı var. Bu nedenle öncelikle –her ne kadar hayal gibi görünse de- kadınların parti ayrımı yapılmaksızın asgari müşterekte birleşerek sağlam bir zincir oluşturmaları gerektiği kanısındayım.

Anayasanın 34. Maddesine göre şiddet içermeyen gösteriler yapılabilir deniyor ama neden uyulmuyor?

Bilmeyenler için 34. madde “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” diyor.


O halde ben size sormak istiyorum; “İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması gündeme getirilirken, gazeteciler tutuklanırken, karşıt görüşteki vatandaşlar yaftalarınken, cezalandırılırken, sizce böyle bir hürriyete kim izin verebilir? Bakarsınız, bu madde de bir gecede ansızın değiştirilebilir. Ne dersiniz?

Milletvekili olsaydınız neler yapardınız?

Biliyorum, bu soruyu kime sorarsanız upuzun bir liste ile çıkar karşınıza. Ancak söylemek ve yapmak genelde farklılıklar gösterir. Çünkü davulun sesi uzaktan her zaman hoş gelir. Yan gelip yatmayacağım kesindir ve muhalif bir milletvekili olacağıma göre, yapacağım çok şey olacaktır.
Bu ülkede çok cinayetler işleniyor, bu ülkede çok çocuk tacize uğruyor, bu ülkede çok kadın ve kızlarımız istismara uğruyor, bu ülkede çalışan birçok kadın iş yerlerinde mobbinge maruz kalıyor ve bütün bunlar karşısında kimsenin sesi can korkusundan dolayı çıkmıyor, çıkamıyor. Bu ülkede hatır gönül ilişkisi ile pek çok işler halloluyor.
Bu ülkede çok sayıda suç sümen altı ediliyor.
Bu ülkedeki yolsuzluklar arş-ı âlâya çıktı ve kimse itiraz etmiyor, edemiyor.
Bu ülkede adalet mekanizması çalışmıyor ve “adalet” bir kadın adı olmaktan öteye gidemiyor.
Bu ülkede hastaneler, köprüler açılırken, “müşteri garantili” açılıyor.
Bu ülkede halk, geceden sabaha sürpriz kararlara uyanıyor.
Bu ülkede ilaç bekleyen SMA hastaları var.
Bu ülkede ilkelerimizden uzaklaştırılan bozuk bir eğitim sistemi var.
Bu ülkede halkın tüm feryatlarına rağmen HES’ler kuruluyor, Kanal İstanbul projeleri hayata geçiriliyor ve topraklarımız ona buna peşkeş çekiliyor.
Bu ülkede daha sayamayacağım o kadar çok sorun var ki korkarım kazara milletvekili olursam, sesim daha başlamadan kısılır.
Tam da bu nedenle milletvekili olmak değil, özgür ve bağımsız bir gazeteci olarak köşe yazılarımda kanayan bu yaraları kaleme alarak devam etmek istiyorum.

 

Share.

About Author

Ünsal Turan

Gazeteciliğe öğrencilik hayatında 1968 yılında başladı. Askerliğini tamamladıktan sonra Danimarka'ya yerleşti. Sırasıyla, Günaydın, Cumhuriyet gazeteleri ve Türk Haberler Ajansı'nın Kopenhag temsilciliklerini yaptı. İki yıl (1989-1990) Türkiye'de bakan başdanışmanlığı yaptı.1984 yılında Rahmetli Çetin Emeç'in teklifi üzerine Hürriyet'e yazmaya başladı. O tarihten sonra Hürriyet, Doğan Haber Ajansı (DHA) İskandinav ülkeleri temsilcisi olarak çalıştı. Kraliyet ve parlamento muhabiri olarak çalışıyor. Ayrıca İsveç ve Danimarka kraliyet ailesi mensuplarına danışmanlık yaptı.

Leave A Reply